Bir MENA geleneği ve Libya

“Ben sadece ülkemin iyiliğini istiyorum”… Ellerindeki silahlarıyla hükümet binalarında boy gösteren darbecilerin ortak cümlesidir bu. İyilik için geldiklerini iddia ederler; oysa demokrasiye silah doğrultmuşlardır.

Darbeler, silahlarla “iyilik” sağlanamayacağının en önemli göstergeleridir. Peşinden daima ölümler, idamlar, huzursuzluklar ve çatışmalar gelir. Demokrasi isteyenleri ve halkı rahatsız etmişti bu sistem, ama baştaki üniformalıların istediği olmuştur. Amaç halk olmayınca, sadece idareyi ele almak hedeflenir; böyleleri için gerisi teferruattır.

Darbelere şöyle bir baktığımızda bunun klasik bir Ortadoğu-Afrika geleneği olduğunu anlamak zor değil. MENA bölgelerinin iki önemli özelliği vardır: 1. Zengin toprakları, 2. çatışmalara hızlı sürüklenmeleri. Batının bazı derin güçleri için bu iki özellik daima cazip olmuştur. Enerji yoksunu batı, Rusya gibi dev güçlere bağımlı olmak yerine, “elinin altındaki” devletlere yönelir. Bu derin güçler için el altındaki ülkelere sahip çıkmanın bir yolu, o ülkelerdeki istikrarsızlıktır. İşte bu nedenle bu güçler, enerji zengini ülkelerin “geri kalmışlığından” pek de şikayetçi değillerdir.

MENA bölgesinin darbelerle yoğurulmuş geçmişinde özellikle ABD’nin denetiminde ve ABD’nin parasıyla hareket eden jandarma rejimler olduğu artık bir sır değil. Arap Baharı, bu vizyonu değiştirmek için dikkatle izleniyordu. Fakat Mısır’da Müslüman Kardeşlerin zaferi, her ne kadar çizgisi şu an daha laik olsa da Tunus’ta En Nahda’nın başa geçmesi, Libya’da ABD büyükelçisinin katledilmesi durumun pek de bekledikleri gibi olmadığını gösterdi.

Geçtiğimiz hafta, General Haftar’ın Libya’daki darbe girişiminden sadece 4 gün önce, ABD ordusunun İspanya’daki deniz piyadesi timini, Libya’daki elçiliğinin tehdit altında olması ihtimalini gerekçe göstererek, İtalya güneyinde konuşlandırması bu bakımdan anlamlı.1 ABD’nin böyle bir darbeden haberdar olması elbette şaşırtıcı olmaz. 18 Mayıs’ta Trablus meclis binasını basan General Haftar’ın, Çad yenilgisi ardından Kaddafi’den kaçan ve ABD’nin himayesine sığınan bir kumandan olduğu da unutulmamalı.

Şu anda Haftar, Libya ordusu ile resmi bağı olmayan “Libya Ulusal Ordusu”nu kurduğunu ilan edip, “sosyalist bir devrim” iddiasıyla sahnelerde. Hedefi ise MENA’nın laik kesimini, Avrupa ve ABD’yi cezbedecek türden: “Radikallerle savaş”! Şöyle diyor Haftar: “İslamcı, kan emici katil yağmacılardan ülkemizi geri aldık, bu arada ülke artık Libya Sosyalist Cumhuriyeti”. (Samimi Müslümanları tenzih ederiz)

Enerji yoksulu Avrupa ülkeleri için bu, Afrika’da bir başka istikrarsızlık anlamına geliyor. Şu unutulmamalı: Kendi enerji kaynakları üzerinde söz sahibi olamayacak kadar istikrarsız bir ülke, daima istikrarlı olanların denetimine mecburdur. Avrupa’nın bu yöntemi, sömürgecilik döneminin sona ermesinden beri kullandığını da hatırlatalım.

Ama burada bir yanlış var.

Enerjinin kalbi MENA üzerinde hakimiyet kurmaya çalışan, bu nedenle geçmişte paralı diktatörleri devreye sokan, Arap Baharı’ndan laik bir atılım bekleyen ama radikal İslamcı yönleri ağır basan hareketlerle karşılaşan batı; geçmişte olduğu gibi bugün de bir strateji hatası yapıyor. Radikalizmi, dinsiz-komünist ideolojilerle bertaraf etmeye çalışıyor. Gelecekte, sosyalist-komünist rejimlerin kendi başına bela olacağını gayet iyi biliyor. Yine gelecekte, bu rejimin destekçilerinin Kaddafi’ninkine benzer bir son ile karşılaşabileceğini de seziyor. Fakat ısrarla, bildiği bu yegane yöntemi uygulamaya çalışıyor.

Radikalizm sorunu, general Haftar gibi ülkenin bir kısmına savaş ilan eden, demokrasiye silah dayamış, Libya’daki dindar halka komünist ideolojiyi dayatma peşindeki askerlerle çözülmez. Radikalizm sorunu, dinin yanlış anlaşılması sorunudur; dolayısıyla çözümü sadece doğru dindir.

Libya gibi ülkeler, gerçek anlamda dindar, Kuran’daki dini bilen ve uygulayan, bunun tezahürü olarak kadına, sanata, her düşünce ve inanca değer veren, modern, akılcı, neşeli, demokratik ve özgürlükçü liderlerin varlığıyla kurtulabilirler. Böyle liderlerin var olduğu Müslüman ülkeler, yanlış bilinen İslam anlayışını ortadan kaldıracak yoğun eğitim çalışmaları yapmalılar. Böylelikle artık bu ülkeler, bir tehdit olmaktan çıkacak, modern, demokratik ve istikrarlı ülkeler haline geleceklerdir.

MENA’da istikrar, batıyı tedirgin etmemelidir. Çünkü gerçek Kuran zihniyetini uygulayan ülkeler, zaten kaçınılmaz olarak batının dostu ve destekçisi olacaklardır. Liderlerin linç edildiği, büyükelçilerin katledildiği şimdiki kabus ortamı gidecek, bir bütünlük ve birlik ortamı oluşacaktır. Dolayısıyla batının yapması gereken, radikallere karşı darbeleri desteklemek değil, radikallere karşı gerçek İslam savunucularını desteklemek olmalıdır.

Şunu belirtelim: Ortadoğu ve Afrika, darbelere alışık bölgelerdir. Kendi içlerindeki küçük bir kıvılcım bile soğuk darbelerin kendisini göstermesi için yeterlidir. Dolayısıyla evet, o meşhur “dış güçlerin planı” iddiası bu kıvılcımın oluşması için çok da gerekli değildir. Fakat batı, gizli ya da açık, hiçbir şekilde bu darbelerin destekçisi olmamalı, sonunda kendisine de bela olacak bir yapıya yol vermemelidir. Eski başarısız yöntemleri tekrar tekrar denemenin mantığı yoktur. Dünya, radikalizme karşı darbe, bomba ve dinsizliği dayatan ilkel bakış açısını artık bir tarafa bırakmalı ve radikalizme karşı “Gerçek dini” savunmalıdır. Radikalin tek ilacı, Kuran’daki gerçek dindir.

1. http://english.alarabiya.net/en/News/middle-east/2014/05/15/U-S-marines-deploy-to-Italy-due-to-Libya-threat-official-.html

Adnan Oktar’ın Arab News’de yayınlanan makalesi:

http://www.arabnews.com/news/575901

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir